Güç, Adalet ve Bedel: ABD’nin Küresel Politikalarının Gölgesinde Kalan Masumlar

 Uluslararası ilişkilerde “adalet”, “özgürlük” ve “insan hakları” gibi kavramlar en çok başvurulan, fakat en kolay aşınan değerlerdir. Günümüz dünyasında bu kavramları en yüksek sesle dile getiren devletlerden biri kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri’dir. ABD, kendisini çoğu zaman “küresel düzenin koruyucusu” ve “demokrasinin savunucusu” olarak tanımlamakta; gerektiğinde dünyanın farklı bölgelerine askeri, siyasi ve ekonomik müdahalelerde bulunmayı meşru görmektedir. Ancak bu müdahalelerin sonuçları incelendiğinde ortaya çıkan tablo, iddia edilen adalet anlayışıyla örtüşmemektedir.

ABD’nin dış politikası büyük ölçüde kendi stratejik çıkarları merkezinde şekillenmektedir. Enerji kaynaklarının denetimi, önemli boğaz ve geçitlere hâkimiyet, askeri üsler aracılığıyla küresel erişim alanı oluşturma ve uluslararası finans sisteminde liderliği sürdürme hedefleri bu politikanın temel bileşenleridir. Bu nedenle demokrasi ve insan hakları söylemi çoğu zaman araçsallaştırılmış bir dil hâline gelmekte; müdahalelerin arkasındaki gerçek motivasyonun çıkar odaklı olduğu yönündeki algı güçlenmektedir.

Irak, Afganistan, Suriye ve daha birçok coğrafyada yaşananlar bu çelişkinin somut örnekleridir. Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu iddiasıyla başlatılan askeri operasyonların gerçekte dayanaksız olduğu ortaya çıkmış, fakat bu hatanın bedelini yüz binlerce sivil ödemiştir. Yıkılan şehirler, parçalanan aileler ve yerinden edilen milyonlar, küresel politikaların insani sonuçlarının en acı göstergesi olmuştur. Afganistan’da yirmi yıla yakın süren askeri varlık, istikrar yerine yeni belirsizlikler üretmiş; geride kalan en belirgin miras, savaşın yorduğu bir toplum ve büyük bir göç dalgası olmuştur.

Bu süreçlerin ortak noktası, en ağır bedeli masum insanların ödemesidir. Büyük devletlerin güç mücadelesi, haritalar üzerinde çizilen stratejiler ve diplomatik söylemler; sahada çocukların, sivillerin ve savunmasız toplumların yaşamına mal olmaktadır. “Yan tesir”, “başarıya giden yolda zorunlu maliyet”, “kaçınılmaz kayıp” gibi kavramlarla küçültülen bu trajediler aslında geri döndürülemez insan hikâyeleridir. Küresel siyaset güç merkezli kaldıkça, adalet kavramı soyut bir ideal olarak varlığını sürdürmekte; pratikte ise seçici ve değişken bir nitelik kazanmaktadır.

Türkiye açısından bakıldığında durum ayrı bir hassasiyet taşımaktadır. Türkiye, yalnızca Ortadoğu’nun bir parçası değil; Balkanlar, Kafkasya ve Avrupa ile güçlü bağları olan köprü ülke konumundadır. Tarihi devlet geleneği, güçlü toplumsal dokusu ve stratejik konumu onu sıradan bir bölge ülkesi olmaktan çıkarır. Ancak küresel güç rekabetinde zaman zaman Türkiye’nin de krizlerle meşgul, iç çekişmelerle zayıflatılmış ve istikrarsız bir ülke gibi konumlandırılmaya çalışıldığı yönünde güçlü bir kanaat vardır. Zira güçlü ve bağımsız karar alabilen bir Türkiye, yalnızca bir pazar ya da askeri üsler coğrafyası değil; bölgesel bir aktör ve denge unsuru anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak, dünyaya “adalet” adına seslenen hiçbir güç, politikalarının masum insanların ölümüyle sonuçlandığı gerçeğini görmezden gelemez. Adalet, yalnızca söylem düzeyinde kaldığında değil; insanların onurunu, yaşam hakkını ve güvenliğini koruduğunda anlam kazanır. Küresel sistemin gerçek ihtiyacı tek bir ülkenin “dünya polisi” rolü üstlenmesi değil; uluslararası hukukun güçlendiği, kurumların tarafsız olduğu ve çıkarların değil, insan hayatının merkeze alındığı bir düzendir. Aksi hâlde güç adına üretilen her politika, tarih sayfalarına yeni acı hikâyeler eklemeye devam edecektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ortadoğu: Güvenliğin, Özgürlüğün ve Umudun Hak Ettiği Coğrafya

ABD ve Taraftarlarının Dinlerin Üzerinde Oynadığı Oyunlar ve Adaletli Bir Dünyanın Umudu

Eski Dünyadan Uzayın Bilinmeyenlerine: Adalet Olmadan Keşif Olur mu? ABD'nin baskılarından kurtulmalıyız artık.